Bakır Cezve / Edebiyat, Kültür, Sanat, Gündem, Mizah, Gençlik, Alıntı, Çalıntı



Bakır Cezve / Edebiyat, Kültür, Sanat, Gündem, Mizah, Gençlik, Alıntı, Çalıntı
"Ben geldim geleli açmadı gökler / Ya ben bulutları anlamıyorum / Ya bulutlar benden bir şeyler bekler" Sezai KARAKOÇ

« Önceki | Sonraki »

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

Acılıyım Kızma Bana Anne'm

ACILIYIM KIZMA BANA ANNE'M
 

Bana kızma ne olur anne
İçime kan damlıyor.
Öksüremiyorum,
Ateşim çıkacak, korkuyorsun anne!

 

 

Gün ışığını gösterme bana
Üzeri yanık mumlar getirme
Devrildi hayallerim
Ağlamama müsaade et anne

 

 

Çilehânemin kapısına bırak beni
Kendime kırgınım, sen üzülme
Alt tarafı ölüm bu
Can kırıkları değil ya anne

 

 

Tabip getirme baş ucuma
Utancıma kurban et beni
Zincirli sevdamdır yokluğa karışan
Esirliği çok görme anne

 

 

Arama eski neşemi
Albümlerde sakla tertemiz yüreğimi
Yağmur yağıyor sen üzülünce
Benim içime sadece kan damlıyor anne!

 

 

Deliliğime vur akledemediğim kızgınlıklarımı
Haklıydın, suçluyum affet
Sakın gözlerime bakma
Çileme kandır yutamadıklarımı anne...

 

 

Beddualarını üzerimden esirgeme
Yıllarım sürünmeyle helak olsun
Adımı üç harfe buladım (Ayn Şın Kaf )
Dışarıda yağmur ve benim içime sadece kan damlıyor anne...

 

SEVDE YARDIMCI

 

              

BAKIR CEZVE:

 

               Sevde Hanım, öncelikle belirtmeliyim ki vezinsiz(ölçüsüz) şiir yoktur. Aruz ve hece vezni ile yazılmayan şiirde de başka bir ölçü aramak durumundayız: Bu zannedildiği gibi deyiş kolaylığı değil daha ziyade deyiş uyumu olmalıdır. Büyülü bir iklimi olacak okuduğumuzda şiirinizin. Bu açıdan biraz daha geliştirmelisiniz kendinizi.

 

Konu ve muhteva olarak bakarsak;

 

Başlık, yüklemi öznesi tam bir cümle değil de,  bir kelime , kelimeler grubu veya eksiltili cümle olsa şiiriniz için daha güzel dururdu.

 

Metinde fazlaca açıklık mevcut… Şiirin bir ateş topu gibi derli toplu, az-küçük fakat yakıcı olması gerektiği gerçeği atlanmış. Her şey bu kadar ulu-orta okuyucunun önüne serilmeyebilirdi. Misal olarak:  Adımı üç harfe buladım (Ayn Şın Kaf ) dizesindeki parantez içi bu fazlalıklardan biri. Şahsi görüşüm, “Adımı üç harfe buladım…” deyip bırakmanız gerektiğidir.

 

En önemli söylemek istediğim şu: “Hissettiğinizi olduğu gibi yazmayın, onu şiirselleştirin, onun anlamını kelimelerin içine hapsedin.”

 

Şiirde emir kipleri her zaman işe yarar, bu açıdan tebrik ederim.

 

Söyleyişinizi kuvvetlendirmek ve şiiriniz okunduktan sonra dimağlarda bir anlatım dinlemiş olmanın ötesine vurucu etkiler bıraksın istiyorsanız, Sezai Karakoç ve İsmet Özel şiirlerini tavsiye ederim.. Cemal Süreya ve Nazım Hikmet de okumalınız.

 

Sizleri önce Bakır Cezve Tiryakileri arasında, bir zaman/lar  sonra da "çok okunanlar" listesinde görmek temennisiyle..

 

editör

 

 

 

Perşembe, Mayıs 15, 2008

başlıksız...

 

senin kalemlerin gece yazar hep..
alt dudağı uçuklamış verdiğin sözlerin...
kehanetim yalan olmuş,
götürmüş yeller...
arzın üstünde göğün altında bir yerde,
eteklerin tutuşmuş....
 
suya düşmüşken yıldırım cesetleri..
üşümüş ateşin..
 
açacak koymuşsun,
hiç açılmayacak mektupların içine...
dilini kesmişsin böylece tüm harflerin...
 
başı dönmüş gecelerinin,
tüm yıldızları kusmuş kalemlerine...
 
saat üçü kırkaltı geçmiş..
ocakta unutulmuş kumral cezveler...
taşmış işte saçların...
ömrümün ortasına.....
 
leyla marankoz

Perşembe, Mayıs 15, 2008

İpin Ucuna Doğru!

 

                  çok sevdiği elbiselerini katladı önce. vakit ikindiyi geçiyordu. kaliteli bir terkediş saati değildi elbet,fakat gitmenin vakti valizin fermuarı açılırken tayin edilmiş olur..öyle yaptı.
                   
                  karpuzkolları olan diz altı beyaz keten elbisesini almadı bir tek.." ne kadar da büyükmüş valizim" diye geçirdi içinden,"sığmayan hiç bir eşyam yok.." "ya da ben öyle az aitim ki bu eve,bütün varlığım bir valize sığacak kadar küçük.."gülümsedi ve devam etti.
                  
                   hiç bir not yazmadı,kalemle kağıdı daha önceden terketmişti çünkü...bir buçuk yıl evveldi,"ne anlıyorsun durduğun kadar bir şey yazıp çiziyorsun " demişti bir ses. o ses en yakınından geliyordu evet.hiç zor olmadı,en yakınının en uzak olması o andan sonra..böyle başladı buz tutmalar içinde..

                  

                    bir gün kapağında van gogh'un yıldızlı gece resmi bulunan defterinin yırtıldığını gördü o uzak eller tarafından..çıldıramadı."neye kime olduğu önemli değil, kelam kutsaldır,kalem de..."derdi hep.kutsalının yırtıldığını gördü.valizini hazırlarken "en üste koy şiirlerimi" diyen şaire sitem etti,"şiir mi kaldı ki,şaire mi kaldı."oysa yazıyordu,ruhu gibi,kıyameti gibi,hesabıyla azabıyla yazıyordu ve kelimelerine taarruz edileceğini hiç düşünmemişti önceden..çizgilerine...tezhib tablolarını saldırıdan kurtaran şey,uhrevi hat yazıları olmuştu.Allah, Muhammed, edep ya hu, elhamdülillah...."senelerini harcıyorsun şunlara ve tek kuruş almıyorsun, satmıyorsun!"diyen cümleler felaketi olmuştu ruhunun.. yetmemişti,"ciğeri beş kuruş etmeyen yazılar ve tablolarla geçiriyorsun ömrünü" demişti bir keresinde de..."evet benim ve eserlerimin ciğeri beş kuruş etmiyor.beş kuruşa terketmiyorum onları!" diye cevaplamıştı o sesi.bu onun ömründe yaptığı en cesurca savunmaydı.ama ipin ucunu bıraktı.

                    
                       valizini hazırlamasına yardım edecek kimse yoktu ve üstelik "kollarından çekiyorlardı saatin.."vakit de ikindiyi terkediyordu.kapı kolunu çevirdi son olmasını umarak.beyaz keten elbisesine takıldı gözü,yatağın üstünde duruyordu.eve baktı,evine değil. "bir çatıysa aranılan,Allah'ın arzı geniştir." deyip merdivenleri indi.
                  
                       "nereye gitmeli?" dedi.tren istasyonları cazibeli durur hep,bir yeri terkedecekseniz.istasyon yakındı.siyah kadife pardesüsünü sürüyerek gitti istasyona.gözlerine sürme çekmişti,ruhu hala yeşildi.valizi gittikçe ağırlaşıyordu.bir şeyi farketti,ağırlaşan valize inat o güçleniyor ve daha bir sıkı tutyordu kulpunu valizin..."nereye gitmeli?" dedi tekrar.deniz görmeyen bir şehri ve içindeki denizi göremeyen bir erkeği terketmek hiç zor olmadı. müzehhibeydi, altını severdi. istanbul'du,taşı toprağı altındı. "istanbul gibi iki yakam bir araya gelmese de,istanbul'a gideceğim." dedi.atlayıp trene,dağları saya saya ilerledi. . .
 
                                            Leyla MARANKOZ

Perşembe, Mayıs 15, 2008

Evde Kalmış Şehirlerin Yolcusu

 

 

Yeni bir şehre girmek siyahtı… Renkleri yalanlayan bir yanla çıkagelmişti gitme hissi… Önce eşyalarında olan düzene hayret etti, sonra çalan şarkının gereksizliğini ve sonra isabetli bir karala koyduğu çayın fokurdadığını…

 

Önce siyah vardı… Beyazın genç kızlık hayallerini perdeleyen siyah, önce valizi attı yatağın üzerine. Çayını hızla karıştıran ve çay kaşığını hınçla çay tabağına atan ve dünyalık olan yaşlılara benzeyen bir yanının olduğunu kesik bir kokuyla da olsa fark etti. Fark etmek dizlerine çöken yalnızlığa benziyordu… Çayı tek başına bırakıp gitmek büyük kabalık olurdu, bunu içine sindiremediğinden bardaktan içine boşanırcasına çay döküldü, zira şehirde yağmurun zerresi bile yoktu…

 

Bir fon tutturma vaktiydi… İçinden geçen gürültülü şehirleri bir kenara koymak ve ağlamadan ve başı dik ve susuz yola çıkma vaktiydi. Yola çıkmalı, çıktıkça kalmalıydı… Belli söz öbekleriyle bir şiire başlamalı, suya sabuna dokunmamalıydı… Anne ve teyzelerini anımsarsa ne ala… Anımsamazsa bulaşıkları bırakıp yola çıkma ihtimali yüksek biri… O… evde kalmış bir siyah, en az şehirler kadar… O, Hazan… Evde kalmış şehirlerin yolcusu!

 

Sözün hükmünün hükümsüz kaldığı bir yer vardı içinde. Elleriyle devirdiği yaşamına baktı ve bir ah’lık nefes payı bıraktı kendine. Ne çok nefes alıyordu, ne çok susuyordu… Yağmurun sesini duymak için olsa gerek hava raporlarını seyrediyordu.

 

Valiz artık hazırdı. En altta yirmi beşinci yaş günüyle ilgili bir çizelge, üzerinde insanların adları ve yanında ki artı işaretleri vardı… Sanıldığı gibi doğum gününü anımsayıp tebriklerini iletenlerin isimleri değildi bunlar… Bu kocaman yoklama çizelgesinde, okulu eken ve (en kötüsü bu ya) geç kalanların isimleriydi… Yanında ki artılarda hediyeleri. En büyük hediye dostundan gelmişti, en renkli kalemle atmıştı artısını…

 

Geç kalanlarla yola çıkıyordu… Gönlünden hiç ayırmadığı yârinin bir yerlerde pısıp kalmış olma ihtimali canlı tutuyordu gözlerini…  Yağmura olan hıncını ayaklarında olan hınç karışımı dirençte görüyordu yeryüzü… Gökyüzünün burnu havadaydı, onu görmek için ne bir çabası ne yağdıracak yağmuru vardı! Hazan gözleriyle yağdırdı önce… Sonra bir iki kelime döküldü dizlerinden;

 

 

-         Ey gece! Tadın yok… Okunmuyorsun bile…

 

Gece, cevapsız bıraktı onu… Hazanın dizlerinden dökülen kelimeler artık yüklüğünü zorlamıyordu. Günün şefkatli avuçlarında dost terennümlerindeydi… Hazan artık, koskoca kadın olduğunu anımsatan aynalar aramaya başlamıştı… Mevlana’nın ayna dediği şeyi, yüreğinde taşıyor olsaydı(aynası olsaydı taşımaz mıydı?) gerek kalır mıydı? - Kalmazdı…-  İyi o zaman boş konuşmayı bırakıp yola devam etmesi isabetli olurdu… Hazan, sonbaharı kıskandıran bir toprak kokusunu üzerine dökerek yola çıkmış biriydi…

 

 

Gözlerini devirdi yola. Sağa baktı, sayısız kenti birden yaktı! Sola baktı, şehirlerin silikliğini, isli bir hava soluyormuşçasına içine çekti… Yola baktı, yola… Gözlerini sattı gitmelere…

 

Şehirler Hazan’a kollarını açtı… 

 

Yerlerinizi şimdiden ayırtın, sonbahar, yola çıktı!

 

 

Asude Zeynep Toprak/ Mayıs 08

 

Perşembe, Mayıs 15, 2008

Uğultu


                                                   1.
           Düşünce hakim,o ise mahkumdu.kalın duvarları vardı binanın.ve
büyük odalı,mavi boyalıydı.bir de o vardıbir köşede,sessiz sakin.ibn haldun
gibi düşünmekten uzaktı."Gerçeğin adı haberse kabul edilir,inşa ise
tahkik."diyemeyecek kadar da bereketsiz bir düşünce kaosuna teslimdi.neyin
kararına doğru yürüyor ve neyin kararsızlığından kurtulmaya çalışıyordu
bilemiyordum.bir öksürük tuttu durup dururken.ve uykuya hiç doymayan gözleri
vardı sanki.fırsat buldukça başını masaya koyuşu bundandı sanırım.onu
bırakmak istemiyordum.sanki asırlarca oturabilirdi o köşede.bir şeyler
yayılıyordu parmak uçlarına,bir kağıtla ilgileniyordu durmadan.ayın kaçı
diyordu insanlara.yirmisi diyordu bir kız.okuduğu kitabına dönüyordu sonra
yirmisi diyen kız ilgisizce.o tekrar düşünüyordu.
 
                                                  2.
         "Allah'ım,dayanamıyorum artık dedirtme!" Lisana en çok dua
yakışır.gidişi mümkün gelişi mümkün geceler var diye sürekli kandil yakar mı
insan?sabrı tüketmemek gerek.bazen karanlığa da ihtiyaç var.
 
                                                 3.
           yanılmamışım işte.hala o köşede oturuyor.yanından geçiyorum şöyle
bir,elindeki kağıtlar neyin nesi meraktayım.küçücük kutuları var,hafif
turuncu pembe arası renkte,çok fazla kutucukları olan bir kağıt.insan
başkasını bilmek istiyor.ama kuru bir bilme isteği diyemem
gözlemlerime.sanki onu bilsem kendimi bileceğim ve bundan kaynaklı çoğu
meraklarım.farkında oluş kadar güzeli yok bakışların.neye niçin baktığını
bilmek.o, perdeyi yırtma isteği...sırrın aşikar olduğu bir karar
cümlesi.karar cümlesi?evet karar cümlesi,çünkü o kadar içselleşmiş ve
dönüşlü ki damarlarındaki kan,bunu onca uzağında olmama rağmen
görüyorum.hayır!mana yüklemek değil bu!bilen bilir,sokaktan bihaber olsa da
dıştaki,en azından tabelayı keşfedebilir.sonrası bir yönelişten başkası
değil zaten.çok şeye lüzum yok yaşamak için.elzemi biraz nefes,biraz
su..sanırım o da böyle düşünüyor köşesinde.
 
                                                   4.
             damarlarımın inceliğini zorlayan kanım!parmaklarımı üç parçaya
bölen eklemlerim!kudüs gibi yalnız,"nil"siz bir mısır gibi bereketsiz,meryem
gibi suskun kıvranışlarım!bilin beni yaradan'ı.bilin ay tenime değen yağmuru
yaradan'ı.ve sen her şeyi bilen rabb'im,sokağımda yalnız bırakma beni.
 
                                                    5.
            ardı sıra gidiyorum.bir kalabalığa karışmış gidiyor o da.bir
tuhaf oluyor böyle izlemek birini.gitmeli miyim acaba peşinden?gereklilik
kipleri kimin umrunda?her adımı bir tuhaf.diğerlerininkinden daha bir sert
basıyor yere.sanki ayaklarının altına dünyanın en sefil eylemleri konmuş
da,mistik bir duyuşla duyduğu bu kötülükleri yok etmek istercesine bir
öfkeyle atıyor adımlarını.birkaç kişi daha var böyle kalabalığın
içinde.elindeki turuncu pembe arası renkte bir sürü kutucukları olan kağıdı
sımsıkı tutyor.tırnaklarının ucundaki beyazlık ihbar ediyor bu sıkı
tutuşu.her bir hareketimiz nasıl da gösteriyor tabelayı.
 
                                                     6.
            çemberin üstünde yürüme çabalarından ibaret hayat.içine ya da
dışına ait olmadan,çemberin üstünde düşmeden ve biraz da düşünmeden yürümek
güzel olurdu.nitekim ruh akla,uçağın havalanmak için piste duyduğu ihtiyaç
kadar muhtaç.
 
                                                    7.
            bir ırmak yatağından taştı işte.tarlalar,bağ bahçeler su
altında.dağdan kaçan ırmak denize kavuşamazsa ne olur?sel olur,kıyamet
olur.işte böyle attı bir adımını,köşesinde asırlarca oturacak sandığım.
 
                                                   8.
             medeniyetler kalınlaştıkça niye incelir insan?ya rab,hissiz bir
kalp vereydin ya madem.zor olan isyan etmemek  elbet,ama kendini tahlil
etmek ondan daha kolay değil kuşkusuz.
 
                                                  9.
             ölmemek ümidi yaşamamak korkusuna galebe çalarsa ancak bir
avcının omzuna konar bir serçe.ters yüz etmeye gerek yok aslında
cümleleri.sadece bir tüfeğin ucundan daha küçük bir kuş,bahsettiğimiz.hangi
avcı bilir ki bunu.çünkü kendi kanatlarıyla gelmiş konmuştur avcının
omuzuna. işte diğer adımı da köşedekinin,bu minicik kuşun kalp atışları
gibiydi sanki...
 
                                                 10.
               gitmek lazım aslında şimdi.çıldırmış bir saat gibi dolaşmasam
ortalıklarda.her adımım asırlar kadar uzun mu olacak böyle.bu oda kaç asır
ötede?
 
                                                 11.
              bu üçüncü adım.nasıl bir yürüyüş bu,her adımın tercümesi
öyküler dolusu yazılabiliyor.dördüncüsü,şu çığlığı andıranı.evet o
dördüncüsü..bir çığlık gibi içten dışa doğru,tiz bir ses dalgası gibi.bu
beşincisi bir çölün gündoğusu...bir kum saati beşinci adım.altıncı adım kını
parçalanmış bir hançer.hiçbir şey kını parçalanmış bir hançerden daha
tehlikeli olamaz.ve işte yedincisi.....
 
                                                 12.
             önündeyim işte,o odanın önünde.bir adım halledecek herşeyi.her
şeyi susturmalıyım şu an.içim,dışım,yer,gök,eşya...her şey durmasını bilmeli
bir yerde.bu benim yaşamım.sokağımı aydınlat rabb'im!
 
                                                 13.
           gözü yoracak kadar fazla beyazı olan bir binaya girdi
kalabalık.bense hala onu izliyorum.yedi adım sonra bir kapının önünde
durdu.sanki bir cehennem mabedini tavaf ediyor gibiydi.beyaz kapıdan içeri
girdi.ben orada durdum.daha öteye geçemedim.köşedekinin son adımı kaldı
aklımda.delireyazan bir rüzgarın altında mütereddit bir adım.oturdum
oralarda bir sandalyeye.ne işim vardı da bunca ilgilendim bu insanla.güldüm
kendime sonra.ama dedim ya,salt bir merak değil bu.sanki onu bilsem kendimi
bileceğim.
 
                                                14.
           kapı açıldı işte.ben açtım onu.oturduk odada birer ikişer
arkadaşlarla.etraf kağıtlarla dolu.benim de elimde olan kağıtlarla.bir ışık
çarpıp duruyor gözüme.ne işim var burada diyorum,insanların,eşyanın,
meleklerin, ve dahi cinlerin duyamayacağı bir sesle.son kelimenin son harfi
sesli olsa dayayılmıyor sesim odaya,beyaz binaya,dışarıya.sem'i olan'dan
başkası işitmiyor.elimden düşüyor kağıt.bu oda nefes almam için yeterli
değil.nefes ki,yaşamak için elzem olan ikinin birincisi...
 
                                                15.
            çıktı odadan.sadece o çıktı.elinde sıkıca tuttuğu kağıt
yok.merdivenleri çabucak indi, durmadan dinlenmeden dışarı attı
kendini.elini soğuğun şerrinden korumak için kabanının cebine
soktu.gülümsüyordu.durağa yürüdü.cebinden iki bilet çıktı.buna kendi de
şaştı,tek bileti olduğunu düşünüyordu sanırım.ben de durağa gittim.bana
seslendi, "üsküdara gitmek ister misin?" şaşırdım tabi."biletim yok."
dedim.bende iki tane var,hadi gidelim dedi.bindik otobüse.pek
konuşmuyordu.ben o idim sanki,o da ben.neden sonra konuştu, "bazen çemberin
üstünde yürürken sendelersin,durup dinlersin kendini ve yeniden başlanacaksa
yürümeye, üsküdar olmalı başlangıç noktan.çünkü,yaşamak bir tuzlu somon
balığı..."
                                                                           
Leyla MARANKOZ

Perşembe, Mayıs 15, 2008

hikayeler için öykünmeler dedik, tdk notu:

öykünme:

 

             Örnek alınan şeyi yeniden yapma (felsefe terimleri sözlüğü)

 

             Başka birinin davranışlarını benimseme amacı ile olduğu gibi yineleme, (Çocuklar çoğu şeyi büyüklere öykünerek öğrenirler.) (ruhbilim terimleri sözlüğü)

 

 

             Bizim bahsettiğimiz elbette kadim öyküleri taklit değildir! Öykünün, yazarın dimağında, hayat-yazı bağlamında bir dilemması olduğunu kabulle, "hayata dair bir öykünme olarak öykülerimiz" dedik.

 

 


Yasir Buğra Eryılmaz'dan stop motion edebiyatı...