Bakır Cezve / Edebiyat, Kültür, Sanat, Gündem, Mizah, Gençlik, Alıntı, Çalıntı



Bakır Cezve / Edebiyat, Kültür, Sanat, Gündem, Mizah, Gençlik, Alıntı, Çalıntı
"Ben geldim geleli açmadı gökler / Ya ben bulutları anlamıyorum / Ya bulutlar benden bir şeyler bekler" Sezai KARAKOÇ

Pazar, Hazirane 1, 2008

Mide Ağrısı

 

 

Zamansız mide ağrıları sergileniyor vücudumda. İliklerim haber bekliyor sıradan bir kanser için. İliklerim isyan ediyor.  ‘Biri şu dünyayı içinden alsın.’ Biri diyorum, şu dünyayı içimden alsın… Bu meret gözlerimi mest etmiyor. Gözlerimin üşütmesi an meselesi…

 

Üçlü koltukta oturan pervasız kız, arada bir başını kaldırıyor benim olduğum yöne doğru. Yönümü değiştiriyorum, dünya bana dönüyor, boynum tutuluyor. Af diliyorum ve cebimde ne varsa ortaya karışık döküyorum. Cebimden çıka çıka dünya çıkıyor. Ah midem! Bu kramp gözlerimi Japonlaştırıyor.

 

Pervasız kız, otobüsten iniyor. Onun yere değmesiyle, ağaçlar derilerini döküyor. Bu, baharın uzaklığı, yazın kaçınılmazlığını ve sonbaharın ve esasen kışın, yaralı olduğunu kanıtlıyor. Güneş tepeme dikiliyor;

 

-         Sıkıyorsa bana yan bak!

 

Tenimin rengini yarıyor neşen,

Ne vardı? Diyorum…

Sahi ne’m vardı?

Ciddi bir rahatsızlığa tutulmuştu ruhum!

 

Trafikteyim… Eminim ki, kırk tane yazan kişiye sorsalar, otuz yedisi yolculuklarını okuyarak geçirdiklerini söyler. Diğer üçü yani ikisi yani biri… Yani ben!

 

Üçü, yani çoğul olabilecekken içini açtığım oluyor.

 

İkisi, derken ulaşılmaz oluyorum kendime.

 

Biri derken, tıkanıyorum, bu ağrı kesmiyor hükmünü.

 

Ne diyordum? Ha, trafikteyim, yola bakıyorum, elimdeki kitabı okumaya meyilliyken, yola, insanlara, kendime, içime, öyküme bakıyorum. Yanılıyorum yine, yeniden, işte yine hep olduğu gibi; olan oluyor bana. Bir mide nöbeti daha. Yeter artık diyorum, yeter! Can sıkmayın!

 

 

‘Yakaza’ alınıyor…

 

Gömülüyorum tekrar kitaba. Yoksul bir öykünün karnını doyuracakken, leblebi hesabı yapan karı kocaya dönüyorum;

 

-         Başka bir zamana, üzgünüm, diyorum…

 

Deliriyorum!

 

 

Kafamı büküyorum orta kapıya, orta kapıdan indikçe yolcular, bende bambaşka hayatlara iniyorum. Kıyılarını denize en fazla intihar payıyla açmış hayatlarda demleniyorum. Kafamı çeviriyorum;

 

-         İnen delikanlı mutsuz değil! Senden gayrısını deşme, deşse de bu ağrı seni sen deşme, diyorum…

 

Çıkmaza giren bu günden sonra, sana ne kadar yaklaşıyorum, bana ne kadar yaklaşıyorsun, ne kadar yaklaşıyor bize dünya, korkuyorum!

 

Alınan yakaza’yı bir daha aralamıyorum. Benden çok sancıyan bir öyküye, daha fazla acı vermemem gerekiyor…

 

Bakır bir cezvede kaynıyor gençliğim. Gençliğim geçit vermiyor midesizlere… -

 

- Midem bu dünyayı kaldıramadığından mı sancıyor a rüzgâr?

-         Es… Selam…

-         Es be rüzgâr… Düğmeye basar mısınız bayım?

 

 

 

Asude Zeynep Toprak

 

 

 

Pazar, Hazirane 1, 2008

Masnuat

 

Bir kelimeye şiir yazmaya

Secde ediyordu tüm başlar

Bütün başlarda bir yalancılık hali ilk günden

Dizeler yalandı ve yanlıştı renkleri

Pembe, kırmızı, turuncu

Hepsi sahteydi…

Yalancılık sanatıydı bu masnuat.

İblisin sanatıydı kelime oyunu…

Adı şiir değildi bunun,

Ateşti…

Secde eden başlar yanılıp seçmişti,

Sahtelerin kervanının, yolundaki tozları…

Yaşam değildi alıp götüren.

Suçlu olan hayat değildi…

Secde burası değildi,

Bu şiir kıble değildi!

Yalan yanlış bir renkti bu,

Yeni bir sanat dağdağası:

Masnuat…

                       

 

   Asude Zeynep Toprak

Perşembe, Mayıs 15, 2008

Evde Kalmış Şehirlerin Yolcusu

 

 

Yeni bir şehre girmek siyahtı… Renkleri yalanlayan bir yanla çıkagelmişti gitme hissi… Önce eşyalarında olan düzene hayret etti, sonra çalan şarkının gereksizliğini ve sonra isabetli bir karala koyduğu çayın fokurdadığını…

 

Önce siyah vardı… Beyazın genç kızlık hayallerini perdeleyen siyah, önce valizi attı yatağın üzerine. Çayını hızla karıştıran ve çay kaşığını hınçla çay tabağına atan ve dünyalık olan yaşlılara benzeyen bir yanının olduğunu kesik bir kokuyla da olsa fark etti. Fark etmek dizlerine çöken yalnızlığa benziyordu… Çayı tek başına bırakıp gitmek büyük kabalık olurdu, bunu içine sindiremediğinden bardaktan içine boşanırcasına çay döküldü, zira şehirde yağmurun zerresi bile yoktu…

 

Bir fon tutturma vaktiydi… İçinden geçen gürültülü şehirleri bir kenara koymak ve ağlamadan ve başı dik ve susuz yola çıkma vaktiydi. Yola çıkmalı, çıktıkça kalmalıydı… Belli söz öbekleriyle bir şiire başlamalı, suya sabuna dokunmamalıydı… Anne ve teyzelerini anımsarsa ne ala… Anımsamazsa bulaşıkları bırakıp yola çıkma ihtimali yüksek biri… O… evde kalmış bir siyah, en az şehirler kadar… O, Hazan… Evde kalmış şehirlerin yolcusu!

 

Sözün hükmünün hükümsüz kaldığı bir yer vardı içinde. Elleriyle devirdiği yaşamına baktı ve bir ah’lık nefes payı bıraktı kendine. Ne çok nefes alıyordu, ne çok susuyordu… Yağmurun sesini duymak için olsa gerek hava raporlarını seyrediyordu.

 

Valiz artık hazırdı. En altta yirmi beşinci yaş günüyle ilgili bir çizelge, üzerinde insanların adları ve yanında ki artı işaretleri vardı… Sanıldığı gibi doğum gününü anımsayıp tebriklerini iletenlerin isimleri değildi bunlar… Bu kocaman yoklama çizelgesinde, okulu eken ve (en kötüsü bu ya) geç kalanların isimleriydi… Yanında ki artılarda hediyeleri. En büyük hediye dostundan gelmişti, en renkli kalemle atmıştı artısını…

 

Geç kalanlarla yola çıkıyordu… Gönlünden hiç ayırmadığı yârinin bir yerlerde pısıp kalmış olma ihtimali canlı tutuyordu gözlerini…  Yağmura olan hıncını ayaklarında olan hınç karışımı dirençte görüyordu yeryüzü… Gökyüzünün burnu havadaydı, onu görmek için ne bir çabası ne yağdıracak yağmuru vardı! Hazan gözleriyle yağdırdı önce… Sonra bir iki kelime döküldü dizlerinden;

 

 

-         Ey gece! Tadın yok… Okunmuyorsun bile…

 

Gece, cevapsız bıraktı onu… Hazanın dizlerinden dökülen kelimeler artık yüklüğünü zorlamıyordu. Günün şefkatli avuçlarında dost terennümlerindeydi… Hazan artık, koskoca kadın olduğunu anımsatan aynalar aramaya başlamıştı… Mevlana’nın ayna dediği şeyi, yüreğinde taşıyor olsaydı(aynası olsaydı taşımaz mıydı?) gerek kalır mıydı? - Kalmazdı…-  İyi o zaman boş konuşmayı bırakıp yola devam etmesi isabetli olurdu… Hazan, sonbaharı kıskandıran bir toprak kokusunu üzerine dökerek yola çıkmış biriydi…

 

 

Gözlerini devirdi yola. Sağa baktı, sayısız kenti birden yaktı! Sola baktı, şehirlerin silikliğini, isli bir hava soluyormuşçasına içine çekti… Yola baktı, yola… Gözlerini sattı gitmelere…

 

Şehirler Hazan’a kollarını açtı… 

 

Yerlerinizi şimdiden ayırtın, sonbahar, yola çıktı!

 

 

Asude Zeynep Toprak/ Mayıs 08

 

Yasir Buğra Eryılmaz'dan stop motion edebiyatı...