Bakır Cezve / Edebiyat, Kültür, Sanat, Gündem, Mizah, Gençlik, Alıntı, Çalıntı



Bakır Cezve / Edebiyat, Kültür, Sanat, Gündem, Mizah, Gençlik, Alıntı, Çalıntı
"Ben geldim geleli açmadı gökler / Ya ben bulutları anlamıyorum / Ya bulutlar benden bir şeyler bekler" Sezai KARAKOÇ

« Önceki |

Pazar, Hazirane 1, 2008

Gölge

 

Bir rüya gördüm kardeşim. İçinde mavilik barındırmayan ve kırmızı kalemle çizilmiş bir rüya... Güneşin garbta ve şarkta duruşu aynı tonda ve aynı anda resmedilmişti: Kızıl ve şimdi..

 

Gündüz, tek bir güneşin yakıcılığından şikayet eden ben, gece iki güneşin altında, üstelik ağzıma bir kadın çorabı tıkılmış vaziyette terliyordum.

 

Kelimelerim, fikirlerim, hatta ünlemlerim bile soğuk bir ter olup sırtımdan akıyor, gözlerimin kuruluğunun aksine tüm tenim ıslanıyordu.

 

Dil mezarlığı vardı az ötemde. Üç ifrit bir mezar kazmış ve boğaza yakın yerlerinden kesilmiş dilleri topluca gömmeye hazırlanıyorlardı.

 

Kavrulmuş göz kapaklarımı kaldırmaya çalışıp kesik dilimden sızanı dinliyordum:

 

Serin gölgeleri özlerim şimdi

Dile gelmez hislerim, gizlerim yahut

Yüregime dokunan yağmur da dindi

Bitsin artık sinemi çatlatan sükut

 

Bir rüya gördüm kardeşim.

 

Boğazımdaki çorabı tükürüp illetli nefesimle mecaz borusuna üflediğimde, sadece, birinci teklik şahıs emir kipleri hortluyordu.

 

Halil İbrahim Doğramacı

 

Pazar, Hazirane 1, 2008

Ve'l Kamer

 

 

midesi bulanmış

bir gençlik elimdeki,

neylersin..

gidesi gelen

arka kapak gündemlerini ertelemek

    acayip…

bir soba kadar

inatçılık yapardık,

neylersin…

 

 

ırgalanmak şoke etmedi

hiç saman alevi

kanunlarımızı

neylersin,

korkuluğumuzu çıkarırdı

nasılsa

nenelerimiz…

yapraklar düşmemiş

hiç

alnına gençliğimizin.

sarp soluklar

tırmalarken nefes borumuzu…

üstü kalmış

 cinnetlerimizin

neylersin…

 

cinnet dediğime

aldanma

zahir…

atardamarları kesilmiş

şairelerin

masumluğu

yoracak kahkahalarımızı,

neylersin…

 

    Leyla Marankoz

Pazar, Hazirane 1, 2008

Mide Ağrısı

 

 

Zamansız mide ağrıları sergileniyor vücudumda. İliklerim haber bekliyor sıradan bir kanser için. İliklerim isyan ediyor.  ‘Biri şu dünyayı içinden alsın.’ Biri diyorum, şu dünyayı içimden alsın… Bu meret gözlerimi mest etmiyor. Gözlerimin üşütmesi an meselesi…

 

Üçlü koltukta oturan pervasız kız, arada bir başını kaldırıyor benim olduğum yöne doğru. Yönümü değiştiriyorum, dünya bana dönüyor, boynum tutuluyor. Af diliyorum ve cebimde ne varsa ortaya karışık döküyorum. Cebimden çıka çıka dünya çıkıyor. Ah midem! Bu kramp gözlerimi Japonlaştırıyor.

 

Pervasız kız, otobüsten iniyor. Onun yere değmesiyle, ağaçlar derilerini döküyor. Bu, baharın uzaklığı, yazın kaçınılmazlığını ve sonbaharın ve esasen kışın, yaralı olduğunu kanıtlıyor. Güneş tepeme dikiliyor;

 

-         Sıkıyorsa bana yan bak!

 

Tenimin rengini yarıyor neşen,

Ne vardı? Diyorum…

Sahi ne’m vardı?

Ciddi bir rahatsızlığa tutulmuştu ruhum!

 

Trafikteyim… Eminim ki, kırk tane yazan kişiye sorsalar, otuz yedisi yolculuklarını okuyarak geçirdiklerini söyler. Diğer üçü yani ikisi yani biri… Yani ben!

 

Üçü, yani çoğul olabilecekken içini açtığım oluyor.

 

İkisi, derken ulaşılmaz oluyorum kendime.

 

Biri derken, tıkanıyorum, bu ağrı kesmiyor hükmünü.

 

Ne diyordum? Ha, trafikteyim, yola bakıyorum, elimdeki kitabı okumaya meyilliyken, yola, insanlara, kendime, içime, öyküme bakıyorum. Yanılıyorum yine, yeniden, işte yine hep olduğu gibi; olan oluyor bana. Bir mide nöbeti daha. Yeter artık diyorum, yeter! Can sıkmayın!

 

 

‘Yakaza’ alınıyor…

 

Gömülüyorum tekrar kitaba. Yoksul bir öykünün karnını doyuracakken, leblebi hesabı yapan karı kocaya dönüyorum;

 

-         Başka bir zamana, üzgünüm, diyorum…

 

Deliriyorum!

 

 

Kafamı büküyorum orta kapıya, orta kapıdan indikçe yolcular, bende bambaşka hayatlara iniyorum. Kıyılarını denize en fazla intihar payıyla açmış hayatlarda demleniyorum. Kafamı çeviriyorum;

 

-         İnen delikanlı mutsuz değil! Senden gayrısını deşme, deşse de bu ağrı seni sen deşme, diyorum…

 

Çıkmaza giren bu günden sonra, sana ne kadar yaklaşıyorum, bana ne kadar yaklaşıyorsun, ne kadar yaklaşıyor bize dünya, korkuyorum!

 

Alınan yakaza’yı bir daha aralamıyorum. Benden çok sancıyan bir öyküye, daha fazla acı vermemem gerekiyor…

 

Bakır bir cezvede kaynıyor gençliğim. Gençliğim geçit vermiyor midesizlere… -

 

- Midem bu dünyayı kaldıramadığından mı sancıyor a rüzgâr?

-         Es… Selam…

-         Es be rüzgâr… Düğmeye basar mısınız bayım?

 

 

 

Asude Zeynep Toprak

 

 

 

Pazar, Hazirane 1, 2008

Oysa tarlatanlı elbisesi...

 

Emre Akar'a Teşekkürler..

 

 

Dağılmış bir tespihi yeniden dizer gibi dikkatle bakıyordu kapıya. Kapı kapı olalı böyle nazara tesadüf etmemişti, desek mübalağa etmiş olmazdık. Çünkü her çıkış bir ömrü saklıyordu adımlarında. Yaşamın kareleri bir bulmaca kadar keyifli değildi, yormaktan anlıyordu sadece. Derken kervan göçmese de dağın başında kalmış gibiydi. Yüksek yüksek tepelere evler kurulmuştu çoktan ve atlara nallar vurulmuştu.

Tarlatanlı elbisesiyle köprüler geçecekti kız, biliyordu. Sadece köprü olsa iyi, tüneller, virajlar, belki denizler, kapılar, sokaklar, beş sandalyeli bir masa, daha neler neler…

Bir kapıya bakmak kolaydı, ya çıkmak?!..


Kızın alnını bir elin titreyişi yakmaktaydı. Hayata aşinalıktan çok ustalık armağan etmiş yaşlı bir eldi bu. Hani sabahın yedilerinde mutfakta tıngırdayan çaydanlığın sahibine aittir. Hani onlar bıçakla keser tırnaklarını. Evin en büyük, en sakallı, en bereketli sakinidir o elin sahibi. Dededir ya, kapıya bakan kızın kulağına kirazdan küpeler takmıştır bir vakit, kâğıttan gemiler yapmıştır ona. İşte sırf bu yüzden bunca zor olacaktır bu titreyişe dayanmak. Kızın alnı yanacaktır, illa ki beyaz olacaktır tarlatanlı elbise…

Bir kapıya bakmak kolaydı, ya çıkmak?

 

Bütün yolları bağışlıyordu soluna, sağ serbest değildi ilk defa. Ve ihlal edilmeyi bekliyordu kırmızılar.
Aşrı aşrı memlekete kaç dağ, kaç köprü, kaç tünel, kaç viraj vardı bilmiyordu fakat artık yeşil yanıyordu ve kız, caddenin ortasında garipseyen bakışlar arasında duruyordu. Üstünde tarlatanlı elbise varken üstelik… Vakit, bakır bir cezveden taşan kahvenin tayin ettiği vakitti.

—Hakkını heybeme koydum anne, ağzını itaatle bağladım. Uykusuz gecelerime uykusuz gecelerini anlatacağım masal niyetine. Ver elini anne, alnımın güneşini alsın.
           —Deme kızım öyle, alnın güneş gibi parlasın. İsmin gibi bereketli olsun kaderin.

Saat yapraklara çalıyordu, yeşildi zannımca. Kapı açıldı. Ömrünün orta yerine bir sarı düştü kızın, tedirgin, his çelici bir sarı… Babasına hiç bakamadı, bakardı ya sürmesi akmasın maksat… Bahanelerine beden yaratamazdı ya insanlar, bakmadı işte!..

“Cemre” dedi altı kırmızıyla çizilmemiş bir ses, “yürüsene.”

Bir kapıya bakmak kolaydı, ya çıkmak?

Çıkıp gitti tarlatanlı elbisesini tutarak, zira yüksek yüksek tepelere evler kurulmuştu çoktan ve atlara nallar vurulmuştu. Aşrı aşrı memlekete verilmişti kız.

Leyla Marankoz

 

Pazar, Hazirane 1, 2008

Masnuat

 

Bir kelimeye şiir yazmaya

Secde ediyordu tüm başlar

Bütün başlarda bir yalancılık hali ilk günden

Dizeler yalandı ve yanlıştı renkleri

Pembe, kırmızı, turuncu

Hepsi sahteydi…

Yalancılık sanatıydı bu masnuat.

İblisin sanatıydı kelime oyunu…

Adı şiir değildi bunun,

Ateşti…

Secde eden başlar yanılıp seçmişti,

Sahtelerin kervanının, yolundaki tozları…

Yaşam değildi alıp götüren.

Suçlu olan hayat değildi…

Secde burası değildi,

Bu şiir kıble değildi!

Yalan yanlış bir renkti bu,

Yeni bir sanat dağdağası:

Masnuat…

                       

 

   Asude Zeynep Toprak

Pazar, Hazirane 1, 2008

Yol

 

sırtından geçi(ni)p menzil bulana kanıp

yorgun olmadığını deklare eder yollar

kentlerin arasında yürüdüğünü sanıp

arifin yüreğini biçare eder yollar

yollar ki biliyorlar kurulu pusuları

yollar ki dağların gri akarsuları...

 

 

Halil İbrahim Doğramacı

Yasir Buğra Eryılmaz'dan stop motion edebiyatı...